18 Aralık 2009

"Şafak 35" Çıkarması

Geçtiğimiz pazar, Serdar Abi'nin de sürpriz baskınıyla "Şafak 35" kutlaması yaptık. Evet, yanlış duymadınız, askerimizin şafağı 35 oldu! İşte o kutlamanın hiç bir yerde bulamayacağınız fotoğraflarını Canım Blog'um kalitesiyle sizler için burada yayınlıyoruz. (Hiç bir yerde bulamazsınız hakkaten, yalan mı ama?)

Heyooo :) Şafak İzmiiir, yani öyle deniyormuş, fotoğraftaki askerler öyle diyollar.


Bu uyumlu yürüyüşü gördükten sonra, ikisininde asker olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Raprap.


Kunatan ile bitli piyade.



Taksim akıp gidiyor efenim, durduramıyoruz.


Beyoğlu'ndaağ gezersiiin.


Buz gibi Taksim'den sonra ısındık yahu. Çok cereyan yapıyor bu Taksim, kapatsınlar bir tarafı bence.


Acaba istedikleri durakta inebilecekler miğ? Azz sonra.


Mutlu son: Pardus'a kavuşmak :)


Beğendiyseniz, böyle alalım sizi.. (Sözümü tuttum, ekledim fotoğrafları özel hayatıma meraklı seyirciler.)

Askerimizin şafağı an itibariyle 30 oldu efendim. Şafak İzmir'i şafak İstanbul'u attlattık nice Antalya'lara nice Adana'lara olsun diyorum. Bir de 30 nerenin plakası onu da bilemiyorum, google'a da sormamak için inat ediyorum.

Bir de bir de kış gelmiş, hoşgelmiş. Nerelerde kalmış, gözlerimiz yollardaydı.

Yazı yazmaya üşenen vişnesuyunuz.

23 Kasım 2009

İnsan Olduğumu Hatırlattıkları İçin Virüslere Teşekkür Ederim

Sevgili Blog,

Ne zamandır yazmıyorum, özür dilerim. Tamam biraz hayırsız olabilirim. Ama açıklayabilirim. Bak mesela son yazdığım yazıma yaptığım bir yorumda kendimi ne zaman hıyar gibi değil de insan gibi hissedersem o zaman yazıcam demiştim. Peki ne oldu da kendimi tekrar insan gibi hissetmeye başladım? Merak ettin dimiğ?

Şimdi, şöyle başlayayım canım blog. Geçtiğimiz perşembe yani 19 Kasım'da feci bir boğaz ağrısıyla uyandım. Ve sanki üzerimden tır geçmiş gibiydi. Eklemlerim çok fena ağrıyordu. Ardı ardına öksürüyordum fakat halsizlikten öksürmeye de mecalim yoktu. Nefes alırken biraz zorlanıyordum. Biraz ateşim de çıkmıştı, oh misti. Hoş geldiniz virüslerdi. Ve artık Bilgesu insan olduğunu hissetmişti çünkü hıyarlarda grip virüsü ne gezerdi.




Neyse. Zorla kalktım yataktan sonra yurtta kahvaltı yapmaya çalıştım, dışarı çıktım, meyve ve pastil aldım. Ben tüm bu aktiviteleri yaparken bir yandan da sürekli "Yok canııım, ne domuz gribisi, boğazımı üşüttüm ben" diye de tekrar ediyordum kendi kendime, fakat yinede kendime engel olamadım, girdim internete, domuz gribinin belirtilerini tam hatırlayamadığımdan bir bilene sordum, google abi domuz gribi belirtilerini taşıdığımı söyledi.

İçim içimi yemeye başladı, domuz gribi olan ölür sanıyorum, cahilim çünki.



Gittim Çapa Tıp Fakültesi'ne. Bütün griplileri bir yere toplamışlar (zaten grip değilsen bile orda oluyosun), bi tanecik de doktor vermişler (Garibim, sabahtan beri hasta bakmaktan bitmiş tükenmiş.). Tam 4 saat sonra ancak bana sıra gelmiş, bu süre zarfında annemler beni kırk kez aramış, karşımda ateşler içinde yanan, nefes alamayan, uyuklayan, resmen kaymış hastalar yüzünden psikolojim bozulmuş. Ama hala yıkılmamışım, ayaktaymışım. Fakat doktorun domuz gribi olduğumu söylemesiyle ve "H1N1 virüsü taşıdığı düşünüldüğünden 5 günlük rapor bilmem ne vırt zırt" yazılı bir kağıdı elime tutuşturmasıyla yıkılmışım. Sinirlerim bozulmuş, ağlamışım, apar topar evime, Alanya'ya gelmişim. (İyi ki de gelmişim.)




İşte böyle bloğum, canım. Korku dolu ve stresli dakikalar yaşarken, bir yandan da dinlenmek yerine 4 saat hastanede sıra bekleme, ardından koştur koştur yurda gidip valiz hazırlama, bir yandan millete dert anlatma, vakit kıtlığından yemek yiyememe, tramvaya ve metroya binmek için cengaver gibi kocaman valizi tek başıma merdivenlerden indirip-çıkarma (maske takıyoz diye bütün centilmenler kayboluverdi.), tüm bu yolların sonunda Alanya'ya varabilme gibi işlerle uğraştım. Ama o da nesi? Eve vardığımda turp gibi olmuştum. Bütün bu koşturmaca, sinirsekliğim, duygu seline dönüşmelerim beni iyileştirmiş miydi acaba?

Doktorun muayenede söylediği şeylerin hiç birisi olmuyordu. Ne ateşim yükseliyordu, ne nefes almakta zorlanıyordum. Sanki tam tersiydi ama yine de belli olmazdı. Gerçi doktor ateşimi ölçtüğünde ve 39 olduğunu gördüğünde demiştim ona, dört saat bekledim ya ondan olmuştur doktor hanım abla diye ama çıkacağı varmış ateşinin demişti, alakası yok demişti. Hatta ve kat'a bana sürekli şöyle olacak böyle olacak diyip durmuş, bununda belirtileri diğer gripler gibidir, bir hafta dinlen, hiç bir şeyciğin kalmaz bile dememiş, çok fena bir hastalığa yakalanmışım gibi iyice panikletmişti beni. Sonra ben nefes darlığı çekmeye başladığımda, daha da artacak bu demişti. Tam bir felaket tellalıydı. Sen beni paniklettiğin için nefes darlığı çekiyordum, haberin yoktu.

Ölecek miyim yani diye sorduğumda ise, risk grubundasın demişti. Hı tamam o zaman sorun yok bide kaç günlük ömrüm kaldığını söyleyin de tam olsun, demiştim bende.

Hey Allah'ım! Allah'tan kalp krizinden gitmedim. Ama boşuna bu kadar üzüldüm canım blog. Çünkü eve geldikten sonra, hasta yattığım 2 gün boyunca saglik.gov.tr ve grip.gov.tr sitelerini hatmettim. Ve bu konuda ne kadar bilinçsiz olduğumu farkettim. Lütfen sevgili okuyucu sende hasta olmayı bekleme, sende oku.




Hatta internetten takip ettiğim hem Sandaletli Seyyah hem Doktor olan Bora Bilgin 'de yazmış, güzelce açıklamış.( Şurda ve şurda) Ve demiş ki: [...] Muayenesi sonucunda kendisine grip olduğunu, bu dönemde pratik olarak tüm gripler domuz gribi sayılmakla birlikte bunda korkacak bir durum olmadığını, zira domuz gribinin geçmiş yıllardaki mevsimsel griplerden farklı seyretmediğini anlattım.Evde istirahat etmesini, ateşi üç günde fazla sürerse, ya da öksürüğü şiddetlenirse hastaneye başvurmasını söyledim ve Parasetamol tb 3x1 PO reçete ettim. Tabi herkesin doktoru Bora Bilgin değil ki korkacak bir durum olmadığını söylesin..

İşte böyle blogcum. Bu kadar bilinçsiz bir yazarın var senin. İnsan daha önce hiç mi girip okumaz devlet babanın sitesinden. O yüzden tekrar diyorum ki okumadıysanız bir an önce sizde okuyun adam olun Bilgesu gibi eşek olmayın.

Sevgi dolu bir not: Bu yazıyı anneme ithaf ediyorum blog :) Yaptığı nefizz çorbalar için, odama tepsiyle gelen yemekler, tatlılar, ballı sütler için... 3 günde sapasağlam olmamı sağladığı ve verdiği şefkat ve sevgi için. İnsana anne eli değince hiç bişeyciği kalmıyo be blog.

04 Ekim 2009

Sakin Olmam Lazım (Da Nasıl??)

Merhaba Blog,

İkinci sınıf oldum ben :) Hatta bugün yağmur yağdıktan sonra bahçeye çıkıp omurgasız hayvanlar lab.ı için birkaç haşere bile topladım. Oda arkadaşımın hafta sonu, marketlerde Sarelle tanıtımı için eşantiyon olarak dağıttığı minyatür sarelleciği önce yedim sonra yıkayıp, dezenfekte ettikten sonra haşerelerime layık bir barınak yaptım :) O barınakta şuanda bir adet bit kadar bebek salyangoz (yerim yerim), bir adet orta boy abi salyangoz (yağmur yağdıktan sonra ortalık salyangozdan geçilmediği için değil, salyangozları gerçekten çok sevdiğim için topladım Canım Blog, taam mı?), bir adet koca kafalı dev bir karınca, bir adet adını bilmediğim (ama bilmemek ayıp değil blog, demiğ?) çok ayaklı korkunç bir böcek, kardeş kardeş yaşıyor. Hatta karınca ve böcek, abi salyangozun kabuğunun üstüne çıkmışlar, o nereye giderse oraya gidiyorlar, çok eğleniyorlar yani o barınakta, tam bir aile oldular, hahah.

İşte ben böyle kendi çapımda eğleniyorum blog.

Ya da eğlenmeye çalışıyorum. Çünkü sakinleşmem gerek.



Çünkü hocaların;

--> Yıllardır ders anlatırken projeksiyon aleti kullandıkları halde hala o aleti kullanmayı becerememelerini ve böylece dersin yarım saatini yemelerini görmezden gelmem gerek.

--> "Evet, not tutmaya gerek yok, kitaptan okuyoruz zaten." diyecek kadar pişkin olduğunu unutmam gerek.



--> Dersi, ders notuna tamamen sadık bir şekilde anlatmalarını, sadece slaytı okuyarak bizi okuma-yazma bilmiyor sanmalarını umursamamam gerek. Ah, ama bir dakika, mesela "söylenmektedir" yazan yeri "söylenir" şeklinde okuyarak derse yorumlarını da katarak nasıl işlediğini göz ardı etmemem gerek.

Müthiş bir hocamızın dediği gibi bilim insanımı olacağımızı sanıyoruz biz? Bizden bir halt olmaz. (Bencelikle benden bir halt olur ama aldığım müthiş eğitimlerin bunda payı ne kadar olur, orasını bilmem.)




Çünkü
okulun;

--> Geçen yıl, "Ders mers anlatılmayacak, notta bulamazsınız, sonra bir de bu ingilizce dersiyle uğraşır durursunuz." şeklindeki aydınlatıcı açıklamalarıyla zorla yabancı dil muafiyet sınavına sokmasını ve sınavdan süper bir not aldığım (90 küsür) halde sırf ingilizce dersinden muaf olduğum, o derse girmediğim için ingilizce notumun "sıfır" görünmesini ve bundan dolayı AGNO'mun beklediğimden düşük olmasını kabullenmem, bunalıma girmemem gerek.

--> "Burs belgesi getir, transkriptini götür!" felsefesine acı acı gülmemem gerek. Kendi transkriptimi istiyorum, çok mu saçma birşey istiyorum, Ey Okul! İllaki transkript almam için bir amacım mı olmalı anlamadım ki ben bu işi.

Çünkü öğrencilerin;

--> Bölüm başkanına onaylatıp, ertesi gün alıp, astığımız bir afişi umarsızca söküp çöpe atmaları karşısında hala şaşırıyor olmamam gerek. Üstüne üstlük, onaylatma zahmetine bile girmediği afişini bizimkinin yerine astığını gördüğümde sinirden tepinmemem gerek.

--> Yurt-Kur Baba'nın masasını sahiplenen, bencilce kitaplarını koyarak orayı kendi masası ilan eden zihniyetleriyle aslında hiç uğraşmamam, tartışmamam, kendi halimde yaşamam gerek.



Yani senin anlayacağın blog, bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum.

Madem hazır kendimi hıyar gibi hissediyorum, günün anlam ve önemini anlatan şarkıyı da kendime gönderiyorum: Barış Manço - Sözüm Meclisten Dışarı diyor benim için... (Canım Blog, bu şarkıyı sana nasıl dinletebilirim diye uğraştım, aradım aradım bulamadım, mahkeme kararıyla engellendim. (Last.fm'de bile, çüş artık. Hazır sinirlerim tekrar depreşmişken... Neyse, konu bu değildi.))

Tek tesellimse, müthiş sanatçı Barış Manço'nun da bir zamanlar kendini hıyar gibi hissetmesi Canım Blog'um...

02 Eylül 2009

Yazıyooor Yazıyoor "Saç" Kardeş Yazıyoor

En Canım Blog ve Pek Sayın Seyirciler,

Gün geçmiyor ki bir olay daha vuku bulmasın ve pek sakin zannedilen Bilgesu'nun sinirleri hoplamasın:

Şimdi efenim, kuaför fobisi olan bir insanım ben. Mümkün mertebe, kuaförün yanından bile geçmemek en sağlıklısı benim için. Düğünlerde, seyranlarda saç maç yaptırmaktan kesinlikle kaçındığım gibi hele hele iş saç kestirme olayına gelince direk tabanları yağlayıp kaçasım geliyor. Ama bu saç denilen zımbırtı sürekli uzayan, hadi onu geçtim -hiç taramadığım ve gayet iyi baktığım halde- yıpranıp, kırılıveren bir şey, nereye kaçıyon!

İşte böyle artık kaçamadığım günlerden bir gün yani dün, fobimin azmasına neden olan kuaför maceralarıma bir yenisi eklendi. Fakat bu olayı anlatmadan önce isterseniz hep birlikte geçmişime yolculuk yapıp, bu fobinin kaynakları nedir, sorun bende mi yoksa kuaförlerde midir, mükemmel kuaför profili ne olmalıdır, Türkiye'de kuaförlerin yeri ve önemi nedir gibi sorulara cevap arayıp köşe yazarlığına soyunayım.

Tamam tamam, korkmayın sadece geçmişe yolculuk yapalım:




İşte geçmişten sizin için çıkmış gelmiş bu iki Bilgesu, farklı yaşlarda olsa da aynı dertten muzdarip iki çocuktur. Çocuğun ne derdi olur ki, dersin sen ama vardır işte, mesela;

--> Bu iki çocuk saçların özgürce uzaması ve ahenkle dalgalanması gerektiğini savunur. Ama onlar savuna dursun saç düşmanı makas, anneciğinin eline çoktan geçmiş, evde kovalamaca başlamış, dolayısıyla saç hep itinayla yamuk kesilmiştir. (İlk kuaförüm olan annemin saç kesme konusunda yetenekli olduğu fakat tüm suçun vişne kızımız da olduğu iddiaları doğrudur.)

--> Bu iki çocuk saç, baş, kafa ve beynin fön makinesine maruz kalmadan daha mutlu olacağını savunur. Çünkü bu iki çocuk, biraz daha büyüyüp abla olduklarında, düğün için saç yaptırmaya götürülür. İşi başından aşkın olan kuaför de tüm çocukların saçını aynı model yapıp, başından salıverir. Fekat pek bir hassas kişilik olan bu iki Bilgesu, aynı fabrikasyon ürünü olmaktansa fabrika hatası olmayı tercih ettiğinden üzüntü ve fön makinesinden haşlanmış beyni ile angaralı turgut sponsorluğunda yapılan düğüne istemeden de olsa katılıverir.

Tüm bu anlattıklarımın analizini yapmada çok başarılı olan ey sevgili okuyucu, az çok Türkiye'de kuaförlüğün yeri ve önemi nedir, anladıysan yavaş yavaş yok yok hızlı hızlı sadede geleyim.

Bundan bir ay önce kaş alımı için kuaföre gittim. Kaşımı alacak kızın kaşlarını görünce de bir yamuk olmasın diye(önceden çok yamuk olaylar oldu, bilmiyorsun blog..) baştan güzel güzel uyardım: "Kaşıma şekil vermeyiniz, verenleri uyarınız, hatta bana kalırsa siz bu kaşa hiç dokunmayınız." Fakat hikaye bu ya, kız daha ilk seferde ipi çektiğinde kaşım, onun kaşına doğru yol almaya başlamıştı. Kızı en baştan güzel güzel uyarmasa bu kadar sinirlenmeyecek olan Bilgesu, tüm asaletini kaybedip kızla münakaşaya girdi. Olaylar bambaşka bir hal aldı. Derken cımbız değmemiş, güzel kaşlı, nur yüzlü bir kuaför ortaya çıkıverdi. Bilgesu, bu nur kaşlı kıza sığındı, öbür kaşını ona teslim etti. Sonra eve geldi, aynaya baktı. Sol kaşını kapatınca Bilgesu Güngör'ü, sağ kaşını kapatınca Bilgesu Gündeş'i gördü aynada. Ve dedi ki: Bu bir Mona Lisa tablosu değil de nedir? Kuaförler birer sanatçı değil de nedir?

Ondan bir ay sonra yani bugün artık aynada sadece Bilgesu Güngör'ü görüyorum, meraklanma blog.

Evet sevgili seyirciler, artık sadede gelmenin zamanı geldi de geçiyor bile..

O kadar kuaförler için o biçim fön makinesi kullanırlar, bu biçim yetenekli, bir o kadar da sanatçı ruhludurlar, dedim. De niye dedim, bütün bunları niye yazdım. Manyak mıyım?

Buradan saçımı kesemeyen, beni Mona Lisa tablosuna çeviren kuaförlere haykırmak için, bir kere olsun saçımın doğru düzgün kesildiğini görüp mutlu olabilmek istediğimi söylemek için yazdım. Ya da vermek istediğim mesaj asla gerekli mercilere ulaşamayacağından sadece içimi dökmek için de yazmış olabilirim.

Kırıklarını aldırmak umuduyla gidip saçını rezil eden kuaförün felaketinden sonra öbür kuaförün durumu kurtarmak amacıyla gelip saçını kısacık bırakmasıyla mağdur olan kızcağız. (Müjde! Cümle bitti, nefes alabilirsiniz :)

Mühim Not: Tüm bu olaylarda 25 lira isteyen kuaföre gitmeyip, sadece kırıklarımı aldırıcam ne 25'i deyip, 10 liralık kuaföre gitmemin bir etkisi yoktur.

Çok Mühim Olmayan Not: Çocukken dümdüz saçlara sahip Bilgesu'nun saçlarının lisede kıvırcık olduğunu ve yakınlarının kendisine saç, saçbaş, saç kafa şeklinde hitap ettiğini biliyor muydunuz?

25 Ağustos 2009

Murphy Kanunları Esti Üstüme Üstüme, Ööööffff!

Sevgili Blog,

Bugün sana, içinde Canım Blog yazarı vişnesu'nun yer aldığı bir örnekle Murphy Kanunları'nın nasıl işlediğini anlatacağım:

Taktım çantamı, atladım bisikletime, düştüm bankanın yoluna. Kestirme yola pazar kurulmuştu. [1] Ama "aslanım benim, koçum bea" diyerek verdim gazı verdim gazı, gaz fazla gelince çevirdikçe çevirdim pedalı, adrenalin dolarak vardım bankamatiğe. Ama bundan sonra başıma geleceklerden habersiz, umut doluydum bloğum. Hala küresel barışın olacağına inanmaktaydım. Fakat ben inanadurayımdı, cüzdanımı açtığımda bankamatik kartını evde unuttuğumu görmüş [2] ve Murphy Kanunları ağını çoktan örmüştü...

Allam yareppim, pes Bilgusu, pes! diyerek atladım bisiklete, pazar yolundan gitmeyeceğime yemin ettiğimden yokuş yukarı, dağları tepeleri aşıp vardım yuvaya. "Anne ya şöyle oldu, böyle oldu, bik bik bikk" diye derdimi anlattım anneme aşağıdan, tüm apartman sakinleri de dinledi. Annem kartı attı, kartı havada yakalarken "bi de içinde para yokmuş hehee" diye espiri yaptığımı sandım, güldük apartmancak.

Velhasılı, tekrar bankamatiğe vardım. Nıhahahaa bankamatik, işte geri döndüm! didim. Ve ekrana yaklaştım. Bankamatik benden özür diliyordu. Kess! didim. "Geçici bir süre hizmet veremiyoruz" [3] yazısını göreceğime kör olaydım...

15 dakika oturdum kaldırımda. Açıldı bankamatik. Muhahaaa bankamatik, sökül paraları! didim. Hesap bakiyesinde -99 TL yazıyor, bana borçlusun diyordu. [4] Tü Allah cezanı versin, bütün gün bunun için mi uğraştım, meğer değmezmişsin... didim. Aklımda Murphy Kanunları, cebimde -99 lira, bacağım yorgun, bütün işler yarım, eve döndüm.



Acımadan, nasıl da tıkır tıkır işledi:

[1] O kadar çok gün varken pazarın kurulduğu günü seçmek benim hatam olabilir, doğrudur Murphyciğim lakin kestirme yolumun üzerinde ne işi var yahuu.

[2] Cüzdanımda 5 kuruş para yok. Kartlar ve ıvır zıvırlardan yer kalmamış yoksaağ... Neyse Murphyim, cüzdanımda bu kadar çok şey varken hatta cüzdanımı kaybettiğimde bulan insana sürpriz bir not bile varken, o en çok kullandığım kartın evde ne işi var! Hepsi senin işin, biliyorum!

[3] O anda kör oldum yahu, daha ne diyeyim!

[4] Ya vallahi onun içinde para olmalıydı. Nasıl daha yatmaz ya.. Hep sen işte, hep sen.

Ah hayat, ahh.. Çok gülüyosun bana di mi?

20 Ağustos 2009

Retroo ya da Bir Tutam Nostalji -kararsız insanım-

Canım Blog,

Bugün gayet legal ve nostalcik yollardan şarkı dinlemenin keyfini yaşadım. Tozlu raftaki kutudan kasetleri çıkardım. Kasete üfledim, yüzüme tozlar saçtım. Zülfü Livaneli dinleyeceğimi sanarak "çal" tuşuna bastım. İçinden çok daha nostalcik, ingilizce bir şarkı çıktı, twist yaptım. Bandın üzerine zamanın radyosundan kaydedilen o şarkıdan sonra, en sevdiğim "Ada" albümünü artık dinlemeye başladım. Şarkılar söyleyerek kahvaltıyı hazırladım, annemle canımın içi Şebbalim'i ekmek almaya gönderdim. Kayvaltıdan sonra tekrar taktım kaseti, şarkılar eşliğinde bulaşığı makineye yerleştirdim. Ama bir kez olsun gözünün içine bakmadım, çok kırdın beni makinee!

Gırgırgırrr...

Çok mesud ve bahtiyarım blog. Barış Manço kasetlerimi ve babamın bissürü Zülfü Livaneli, Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, klasik gitar vesaire kasetlerini buldum. Zamanında Livaneli ve çoğu kasetleri önemsemeyen bir çocuk hatta kardeşler (ağbey ve bendeniz) olarak o kasetlere rastgele kayıtlar yapmışız. Kaset çalarken kah Tsubasa açılış müziği kah "Türküm, doğruyum, süpürmenin oğluyum, betmenin torunuyum..." şeklinde devam eden rezil rüsva nostalcik kayıtlar çıkıyor karşımıza. Peynir ve tatlı kadar alakasız olsa da bir künefe tadında hepsi.

Daha da bir maziye gidersek:

Abimin bir buçuk yaşında ki ses kayıtlarına maruz kalıyoruz. Daha şekere "çe-çeğğ" diyen bir çocukla annem ve babam bir portakal muhabbetine giriyorlar ki sormayın gitsin. Sormayın diyorum çünkü o şindi esker! Bir karizması var. - Asker ağam, eğer bu yazıyı oralardan okuyosan bi işaret ver.-

babam - annem - yaşına basmamış igungor : (Fakirlik yılları... Kediyi bırak, bir perdemiz bile yokmuş blog, anlıyor musun?)



Bendenizin ise 3 aylıkken mikrofonu yeme kayıtları mevcut. Tahmin edersiniz "eğğğ, öüğğğ, eüüğğ" den başka bişey diyemiyorum. Bir de zırzırzırrr...

Bilgesu yakın geçmişi bildirdi.

Son olarak Livaneli'den gelsin:

[...] Dünyayııığğğ güzellik kurtaracaak, bir insanıığğ sevmekle başlayacak herşeey...

02 Ağustos 2009

Nefes Alıp Bloğa Koşmak

Canım canım canım blog,

Çok özledim seni, çok. Yorgundum, sıkkındım. Yazacağım şeyler vardı ama yazamadım işte.

Şimdi odamdayım, nefes alıyorum. Fırsat bu fırsat, sana birkaç birşey anlatmak istiyorum. Önce kötülerden başlayayım:

-- Bulaşık makinesiyle hayla küsüz. Gıcık makine!

-- Bu bir türlü bitmek bilmeyen, aksiliklerle dolu tadilat maddi-manevi tüm aile fertlerini yıprattı. Sinirler tavan, sabırlar taban yaptı.

Şimdi iyi haberler:

-- Birkaç ufak detayı saymazsak mutfak işi bitti diyebiliriz, ohh! Artık tezgahımız, dolaplarımız, en önemlisi evyemiz var. Yihhhuuu! Bulaşık yıkayabildiğime hiç bu kadar sevinmemiştim. Sana mı kaldık iyi gün dostu makineeeee.

-- Koreli arkadaşım Inseon ve onun arkadaşı Misong bize geldiler. İki gün bizde kaldılar. Evde hummalı çalışmalar sürerken ben onlara rehberlik yapmak suretiyle işten kaçtım. (Burda biraz gülmek istiyorum blog, afedersin. Nihhahhahahaaa) Çok yoruldum ama çok eğlendim. Bu rehberlik olayımı belki anlatırım sana blog ya da anlatmayabilirimde.

-- Tavan ve taban olaylarının ardından şu saat itibariyle banyo yapıp sakinleşen aile fertleri nefes alıp, kendilerini dinliyorlar. Herşey biraz daha yolunda.

İyi geceler bloğum.